1 Temmuz 2018
Berliner Dom'daki fotoğrafım

Her ne kadar Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel olsa da kozmopolitliğiyle, yaşanmışlıklarıyla ve tarihiyle Berlin Avrupa’da çok önemli bir konuma sahip. Almanya deyince akla ilk gelen şehirlerden birisi olan Berlin, aynı zamanda bizim için “Türklerin Avrupa’daki yurdu”. Şehirde bir Türk’e rast gelme yüzdeniz epey fazla olsa da şehirde o kadar farklı milletten insan var ki, bir süre sonra alışıp normal karşılayabiliyorsunuz. En çok beğendiğim şehirlerden birisi olan Berlin’den anılarımı sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Öncelikle yukarıda da bahsettiğim gibi ben Berlin’e Mart ayında gittim. Gitmeden “Ne kadar soğuk olabilir ki?” diye kendimi avutuyordum ki şansıma da öyle oldu. Mevsim normallerinin epey üzerinde bir havayla karşıladı bizi. Bu da içimdeki heyecanı daha da arttırdı.

İki arkadaş çıktığımız gezide kalmak için airbnb üzerinden oda kiralamayı tercih ettik ve daha kolay oldu. Türk insanların çoğunlukta yaşadığı Kreuzberg mahallesindeydi kaldığımız yer. Her ne kadar turistik bölgelere uzak olsa da, sanırım 2. Dünya Savaşı’nda lojistiği sağlamak amacıyla yapılanlardan kalanlar sayesinde, şehirde ray hatları oldukça gelişmiş durumda ve gitmek istediğiniz her yere tramvay veya metroyla gidebiliyorsunuz. Ayrıca şehre uzak noktalarda daha ucuza gayet temiz ve güzel kalacak yerler bulabilirsiniz. Kreuzberg’in şehrin en canlı merkezlerinden biri olduğunu da söyleyebilirim.

Arkadaşımla şehre akşam saatlerinde vardık. Uzun bir yolculuk olmuştu bizim için ve haliyle acıkmıştık. Bir yandan Alexander Platz’a gitmek için can atıp bir yandan da karnımızı doyurmak için ne yapsak diye düşünüyorduk. Merak biraz önde geldi ve metroya atladığımız gibi Alexander Platz’a gittik. Merkez Otobüs İstasyonu’ndan(ZOB) direkt metroya binerek Alexander Platz’a gidebilirsiniz. Şehir içi ulaşım için biletlerinizi her istasyonda bulunan ve Türkçe dil desteği de mevcut olan bankomatlardan alabilirsiniz. Tek seferlik bilet 2,70 Euro iken günlük sınırsız bilet ise 6,90 Euro.

Berlin Alexander Platz

Alexander Platz’ı bizdeki Taksim meydanına benzetebiliriz. Şehrin birleşme noktalarından biri ve ne ararsanız bulabilirsiniz. Fernsehturm’un, Berlin Katedrali’nin ve daha bir çok odak noktasına yakın olmasında ne kadar çekici olduğunu anlayabilirsiniz. Meydana gidince açıkçası o kadar acıkmıştık ki ne yesek diye düşünmedik ve gördüğümüz ilk dönerciye girdik. Fiyat olarak Almanya ortalamasına uygun bir şekilde 4€ ödedik. Çıkıp merkezde dolaşmaya başladığımızda fark ettik ki her sokak ayrı bir güzelliğe çıkıyor. Fernsehtrum’um gece güzelliğine hayran kalırken bir yandan da sokak sanatçılarını dinleme şansı buluyorduk. Sanat, tarih ve modernizm içiciydi anlayacağınız. O gece biraz yorgun olduğumuzdan ve bir sonraki günün planını henüz yapmadığımızdan erkenden Kreuzberg’e geçtik. Gerçekten adım başı Türkçe konuşuluyordu ve kendimi İstanbul’da hissettim bir anlığına. Gece hem dinlenirken hem de 4-5 arkadaşımıza danışarak çok ayrıntılı bir plan hazırladık. Koca şehri iki güne sığdırmak gibi bir hedefimiz vardı.

Ertesi gün erkenden kalkıp çıktık yola. Kahvaltı için Kreuzberg’te Türk pastaneleri vardı, onları tercih edebilirsiniz. Biz “käsebrotchen” denen Almanya’nın kültürel kaşarlı ekmeklerinden yemeyi tercih ettik. Bunları 1,5-2 € arası bir fiyata her pastanede hatta çoğu marketin fırın bölümünde bulabilirsiniz. Kahve ile kendimize geldikten sonra başladık gezmeye. İlk durağımız Berlin duvar anıtının olduğu ve büyük Berlin resmi ile meşhur Bernauer Strasse oldu. Aslında daha sonra fark ettik ki Berlinmauer’in(Berlin duvarı) sadece bir kısmı burada. Pek zaman geçirmeden tekrar metro ile Alexander Platz’a gittik bir de gün yüzüyle görelim diye. Gerçekten çok kalabalık ve haraketliydi. Alexanderplatz’daki Fernsehturm( televizyon kulesi) 368 metre boyuyla Almanya’nın en yüksek yapısı. Gözlem katı yerden 204 metre yüksekte. Tam bilet ücreti 13.5 euro. İsterseniz girebilirsiniz ancak biz girmek yerine bir an önce yürüme mesafesindeki müzeler adasında bulunan Berliner Dom’a (Berlin kilisesi) gitmeyi tercih ettik.

müzeler adası

Müzeler adası belki de Berlin’in ana simgelerinden. Mısır ve antik koleksiyonların sergilendiği tarihi Altes Museum, 19. yüzyıl Alman resim sanatı eserlerinin sergilendiği Alte Nationalgalerie, müthiş heykelleri ve Bizans sanat eserleriyle Bode-Museum ve Mısır, Neandertal ve tarih öncesi arkeolojik kalıntıları ve Truva hazinelerinin bir kısmını içeren yeni Neues Museum var burada. Müze severler için toplu tam bilet 18 € iken indirimli 9€. Biz müze gezmeyi pek sevmediğimiz için yönümüzü direk müzeler adasındaki Berliner Dom’a çevirdik. Yapımı 1905 yılında tamamlanan ve gerçekten canlı tarih olan bu Protestan klisesi şu anda içinde bir psikopoz olmadığı için hizmete açık değil. Müze olarak kullanılan Berliner Dom’a girmek için tam bilet 7€ iken indirimli olarak 4€’ya girebilirsiniz. Biz gerçekten içine girdiğimizde büyülendik ve bir saat kadar sadece tavandaki işlemeleri seyrettik. Gerçekten büyüleyici olan bu ortamdan aklımda en çok kalan olay ise biz merdivenlerde çatıya çıkarken oldu; 3. Kattaki bir teyze, sanırım en alt kata “Hatice, hadi gelmiyor musun?” diye bağırdı. Herkes odaklandı tabi haliyle biz gülmemek için kendimizi zor tutarken. Canım Türk insanı her yerde kendini belli ediyor.

Berliner Tor’u gezince içimizi en önemli yeri gezmiş olmanın verdiği rahatlığı sardı. Ama tabi ki gezmek için dur durak bilmeden yolumuza devam ettik. Sıradaki hedefimiz yine Berlin’in simgelerinden olan Brandenburger Tor(Brandenburg Kapısı) idi. Yine yürüyerek rahatlıkla gidilebilecek mesafedeydi ve biz de yürümeyi tercih ettik. İyi ki de öyle yapmışız, böylece planımızda hiç olmayan yerleri görmüş, şehri tanımış olduk. Brandenburg yolunda karşımıza Alman Katedrali (Deutscher Dom) ile Fransız Katedrali (Französischer Dom) ‘nin olduğu Gendarmenmarkt, Konzerthaus(Konser evi) ve Maxim Gorki Tiyatrosu gibi mükemmel yapılar çıktı. Benim en çok ilgimi çeken ise Karl Marx ve Friedrich Engels gibi önemli bilim insanlarının okuduğu, Prusya tarihinin en büyük miraslarından Humboldt Üniversitesi idi. Önündeki meydandan hiç ayrılmak istemedim. Yukarıda bahsettiğim kilise ve müzeler çoğunlukla ücretsiz. Sırayı beklemek hariç gezmek için ortam çok müsait.

Yavaş yavaş Brandenburg’a yaklaşırken bir yandan giderek heyecanlanıyor, bir yandan da acıkmaya başladığımızı hissediyorduk. Brandenburg kapısına girmeden önce bir çok büfe vardı ve biz de orada yemeğimizi yedik. Hızlı yemek yemek için ideal ve 3-4€’ya çok rahat doyabilirsiniz. Biraz ilerledikten sonra Brandenburg Kapısı’na vardık ve görür görmez büyülendik. Doğu Almanya ile Batı Almanya’yı ayıran bu kapı 1788-1791 yılları arasında yapılmış. Fotoğraflarımızı çekildikten sonra Reichstag (Parlamento binası)’a doğru yol aldık. Ancak hem arkadaşlarımızdan duyduğumuz hem de fotoğraflardan gördüğümüz kadarıyla Brandenburg Kapısı gece ayrı bir güzel. Biz gitmedik, size öneriyoruz.

Brandenburg kapısında bir fotoğrafım

Adolf Hitler'in Almanya'nın başına geçişine kadar Almanya Parlamentosu'nun toplandığı yer olan Reichstag, Brandenburg Kapısı’nın hemen yanında olup günümüzde yine parlamento binası olarak kullanılıyormuş. Oldukça geniş bir alana yayılan binanın üzerine daha sonrasında cam kubbe eklenmiş. Bu kubbenin hemen aşağısında parlamento ana salonu yer alıyor ve gün ışığını doğrudan doğruya parlamento içerisine yansıtır. Şehir için 360 derecelik bakış açısına sahip olan bu kubbe turistlere açık ve ücretsiz olarak gezilebiliyor ancak randevu almanız gerekiyor. Biz de binanın hemen karşısındaki kabinden bir sonraki gün için randevumuzu aldıktan sonra biraz dinlendik orada.

Tabi ki de gezilecek daha çok yer, adılacak çok adım vardı. Biz de yürüme mesafesindeki Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı (Denkmal für die Ermordeten Juden Europas) veya Holokost Anıtı (Holocaust-Mahnmal)’na gitmeyi hedef edindik. Açık alanda olan bu anıt mezar Berlin’de Holokost’da hayatını kaybetmiş Yahudiler için yapılmış. Uzun ve kısa beton parçalarından oluşan anıtlar uzaktan baktığınızda daha etkileyici bir görüntü alabiliyor. Burada havanın yağmurlu olmasından dolayı pek vakit geçiremedik ve planımıza da uymak üzere Nazı rejimi tarafından uygulanan terörü anlatan Topography of Terror(Terrörün topoğrafyası) Açık Hava Müzesi’ne gittik metroyla. Berlin Duvarı’nın yıkıntılarının bir kısmını bulabileceğiniz gibi kapalı alandaki fotoğraf sergisini de ziyaret edebilirsiniz. Çok yerde olmayan bilgilerin de bulunduğu sergiyi gezince oldukça etkilendik biz. Bir yandan tüm tarihin nedenlerini sorgularken bir yandan da bir sonraki rotamıza hazırlanıyorduk.

Sıradaki rotamız Doğu Berlin ile Batı Berlin arasındaki en önemli sınır kontrol noktası Checkpoint Charlie oldu. Burada bir müze de var gezmek isteyenler için. Müzeye giriş 12.5 €, öğrenci bileti 9.5 €. Ancak dışarıdaki Amerikan askerleri daha ilgi çekici çoğunluk için ve dileyenler 3 € karşılığında fotoğraf çektirebiliyor.

East side gallery

Günün sonuna yaklaşırken hayliyle acıktığımızı da hissediyorduk. Akşam yemeği konusunda arkadaşlarımızın önerilerinin ve internette okuduklarımızın etkisiyle Kreuzberg’te bulunan Burgermeister’e gitmeye karar verdik. Burası hem merkeziliği, hem lezzeti hem de mekan tarzıyla birçok kişinin odak noktası. Biz içeriye girdiğimizde mekan çok kalabalıktı ama şansımıza kalkan birisi yerini bize verdi. Self servis olarak çalışan Burgermeister’da fiyatlar da ortalamalara göre gayet normal. Eğer sadece hamburger yemek isterseniz 4€ ödeyerek enfes hamburgerlerden yiyebilirsiniz. Ama patates ve içeceksiz yapamam derseniz hesap 10€’yu buluyor.

Yemeğimizi yiyip mutluluğa eriştikten sonra bir cafede biraz oturmak ve hem dinlenmek hem de bir sonraki günün planını yapmak istedik. Kreuzberg bu konuda bizim için şans oldu çünkü çok hareketli ve farklı mekanları vardı. Adına dikkat etmediğim bir cafede oturup sıcak şarabımızı içerken bir sonraki gün için planımızı da yaptık. Günümüzü sonlandırdık böylece.

Yeni güne başlarken zamanımızın çok kısıtlı, yapacaklarımızın çok fazla olmasından dolayı erkenden uyandık. Öğlen 3’te(15.00) Hamburg’a hareket edecektik çünkü. Kahvaltıdan sonra ilk durağımız Berlin Duvarı’nın 1.3 km uzunluğundaki kalıntısının bulunduğu East Side Gallery oldu. Burası 1990 yılından sonra birçok ressamın resmettiği 105 resimden oluşan açık bir sanat galerisi halini almış. Bu resimler değişimin zamanını geldiğini ve tüm dünyada daha iyi, daha özgür bir gelecek umutlarını vurgulamak amacı taşıyor. Yine buraya metro ile çok rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Spree nehri kıyısındaki bu galeriye bir saat kadar zaman ayırdık. Hem resimleri dikkatle incelemek hem de kalabalık ortamda fotoğraf çekilmeye çalışmak için bu zaman ideal olacaktır.

Fotoğraflarımızı çekilip duvar boyunca yürüdükten sonra yeni durağımız olacak Charlottenburg Sarayı’na doğru yola çıktık. Aslında Brandenburg’a çok yakın olan bu saraya dün de gidebilirdik ama biz Charlottenburg Sarayı’na extra vakit ayırmak ve randevumuzu kaçırmamak için Reichstag’a yakın olmak istedik. Her ne kadar saraya ziyaretin haftada sadece 2 gün mümkün olmasından dolayı içeri giremesek de sarayın bahçesi bile bize yetti. Çok büyük ve görkemli olan bahçede birçok farklı saray, anıt mezar ve büyük bir süs havuzu mevcut. Sarayın ziyaret günlerinde saraya girmek isteyenler için giriş ücreti tam 10€ iken indirimli 7€.

arkadaşımla reichstag'da bir fotoğrafım

Bahçede biraz dinlendikten sonra randevumuza yetişmek için Reichstag’a doğru hareket ettik. Reichstag, Adolf Hitler'in Almanya'nın başına geçişine kadar Almanya Parlamentosu'nun toplandığı yerken günümüzde yine aynı amaçla kullanılmakta. Randevumuzu kontrol ederek sırayla bizi güvenlikten geçirdikten sonra Norman Foster'ın restorasyonu sırasında eklenen 4. kattaki cam kubbeye çıkardılar bizi. 360 derecelik bakış açısına sahip bu cam kubbe, hemen aşağıda yer alan parlamentonun içerisine güneş ışığının direk içeriye yansıtılması için tasarlanmış. Bu cam kubbede yukarıya doğru sarmal bir yürüyüş yolu yapılmış ve yukarıya doğru çıkarken hem Türkçe seçeneği mevcut olan rehber kulaklık ile tarihi adım adım dinleyebiliyor hem de şehre panaroma bakabiliyorsunuz. Benim için biraz zor ve unutulmaz oldu bu yolculuk çünkü son günümüz olduğundan bavulum yanımdaydı ve tüm Parlementoyu bavulumla gezdim.

Berlin’de son saatimize girerken acıkıyorduk yavaştan. Aslında Berlin’in en meşhur dönercilerinden Gemüse Mustafa’ya gitmek istiyorduk ancak internette araştırdığımız kadarıyla çok sıra oluyormuş. Zamanımız az olduğu için en hızlı olacak şekilde fast food yedik ve merkez otobüs istasyonuna doğru hareket ettik. Tam zamanında Hamburg’a gitmeye hazırdık.

Berlin bizim için tarihiyle, şehir yapısıyla ve uluslararası insan yapısıyla unutulmaz seyahatlerden biri oldu. Kısıtlı zamanımızda mümkün olduğu kadarıyla gezdiğimizi düşünüyoruz. Ama tabi ki Gemüse Mustafa gibi, Berlin gece hayatı gibi daha deneyimlenmesi gereken çok klasik var. Umarız tekrar geleceğiz.

Görüşmek üzere Berlin!

Site Hakkında

Merhaba, ben Berkay Alan.
Bu siteyi yazılarımı, düşünce ve önerilerimi
sizinle paylaşmak için kurdum.

Takipte Kal!

Son yazılarımdan haberdar olmak
için abone olabilirsin.